Yer Ömerli, İstanbul… Festivalin adı H2000. Haliyle de sene 2000. Türkiye’nin ilk kamp kurmalı festivalindeyiz. Tüm gece boyunca durmadan yağmur yağdı durdu… Ancak bizdeki müzik dinleme hevesinde bir azalma olmadı. Giyecek çorap bile bulamadık, sırılsıklam olduk ama o sene orada olmaktan büyük keyif aldık. Şimdi olsa o tadı alır mıyız? Bu sahtelik içinde zor, çok zor azizim!
‘Anılarım’ için arşiv
Evet bugün nispeten daha taze bir anıyı anlatıyorum. Geçtiğimiz ay falandı. Yaramaz bir kedi ağaca çıkmış. Tam yerini de söyleyim Taksim’deki meşhur Kazancı Yokuşu’nda… Neyse bu yaramaz kedi ürkmüş, ağaçtan inememiş ve itfaiye gelip kediyi ağaçtan kurtarmaya çalışmış. Fakat kedi o kadar yukarıdaymış ki, yavrucağaza ulaşamamış itfaiye erleri. Velhasıl, kediye birden cesaret gelmiş ve kendini en az ben deyim 6 siz deyin 10 metre yükseklikten aşağıya bırakmış. Bizim muhabir de olayı yakalamış ve kedinin kendini yere bırakış anını kare kare çekmiş. Buraya kadar her şey normal… Ben de editör olarak bu haberi gazeteye koyuyorum tabii. ‘Uçan Kedi’ ve bunun gibi başlıklar [ Devamını oku ]
Anıları paylaşınca askerlik anılarını paylaşmamak olmaz. İşte size askerden bir anektot. Erzurum’dayım. Mevsim kış, aylardan şubat falan herhalde. Sene 2005. Kısa dönem muhafız piyade çavuşum. Silahım G3 piyada tüfeği. Görevim, timime şahsen örnek olurum, timimdeki askerleri sevk ve idare ederim. Timimdeki askerlerin sorunlarıyla birebir ilgilenirim. Timimdeki herkes bendendir. Ben timim. Neyse geçelim bunları… Tutturdular bizi gece atışına götürmek için. Hava nereden baksanız ben diyim -25, siz deyin -30 celcius. Hazırlandık, gittik silahlarımızı aldık. Sonra dışarıda otobüsün önünde bekliyoruz. Çünkü gece atışı yapılacak yer dağın başında ve bizi otobüsle oraya götürecekler. Nasıl olduysa ben bu kez erken hazırlandım diğerlerinden ve bekliyorum [ Devamını oku ]
Herkesin hayatında ‘delikanlılık’ maceraları vardır. Elbette benim de var. Özellikle lise dönemim baya bir hareketli geçti. Sebebini şöyle anlatayım: İlkokulu özelde okudum. Orada fazla kavga etmedim. Ama çok öğretmen dayağı yedim. “Öğretmen” diyorum çünkü bildiğiniz üzere ‘hoca’ statüsü nedense ortaokuldan sonra başlıyor bizim memlekette. 5 sene boyunca “Öğretmenim” diyorsun, fakat ortaokula geçer geçmez anında “Hocam” demeye başlıyorsun. Hiç unutmam ilkokulda bir kere “Hocam” demiştim öğretmene, neredeyse dövüyordu beni… Şimdi nasıl bu işler bilmem. Malum, ilkokulla-ortaokul birleşti adı da ilköğretim oldu. Yani ‘orta 1-2-3′ kavramı rafa kalktı. Zamane çocukları “6′ıncı, 7′inci, 8′inci sınıfım” diyor. Dolayısıyla, hocam, öğretmenim farkı oluyor mu bilgim [ Devamını oku ]
Yıl 2007, mevsim yaz, aylardan Ağustos hem de sonu. İstikamet İngiltere’nin başkenti Londra, amaç hem bir arkadaşı ziyaret hem de gezmek. Tüm bu vızıltılarda atladım Easy Jet’e çıktım Londra yoluna. Sabiha Gökçen’den başladı serüven. Harcamayacağım dedim ya çok para yolda, sakladım mangırları cüzdanda. Aç, susuz bindim uçağa. Havalandı uçak tez zamanda. Yükseldik semaya. Bulutları deldi uçak ve yeryüzü altımızda fırıldak. Çok geçmeden dikleşti teyyare, Türkiye’den selam getirdim o yare. Bu şiirsel anlatım ne zaman biter, çünkü geliyor alnımdan ter. Yeterrrrrrrrrrrr. Yükseldikten sonra kastım ‘para harcamayacağım’ diye ve uçakta hiçbir şey yiyip içmedim. Malumunuz Easy Jet Havayolları’nda uçakta ikram yok. Yani [ Devamını oku ]
Bir paşa masajı yaptırdım, bu meslekte kaç senede elde edemediğim ilgiyi alakayı gördüm. Peki masajı nasıl yaptırdım? Zaten gazeteyi okuyanlar bilir. Okumayanlara da farklı bir çerçevede olayı anlatayım kısaca. Malum biliyorsunuz ünlü ABD’li Hollywood yıldızı John Travolta abimiz, sırf paşa masajı yaptırmak için ülkemizi geçtiğimiz haftalarda ziyaret etti. Daha sonra Tarihi Galatasaray Hamamı’na gitti ve masajını yaptırarak üzerindeki tüm gerginliği attı. Eee, koskoca Travolta sırf bu masaj için ülkemize gelince de masaj bir anda gündeme oturdu. Biz de farklı bir habere imza atalım dedik ve gidip paşa masajını birebir yaptırmaya karar verdik. O gün sabah Taksim’de fotoğrafçı arkadaşım Emrah’la buluştum. [ Devamını oku ]
Sene 1999, 12 Kasım depreminden tam 1 hafta sonra. Arkadaşlarla Beyoğlu’ndayız. Dört kişiyiz. Ben, Cem, Gökyener, Mustafa. Exit diye bir bara takılıyoruz o sıralar her Allah’ın günü. Yine öyle bir gün. Barda bira gecesi. 5 milyon mu ne veriyorsun giriş parası sınırsız bira içiyorsun. Kanımızın kaynadığı yıllar. Herkes en az 10 bira içti. Dans ettik, eğlendik ve dönüşe geçtik. Kafamız 1 milyon. Hep beraber bizde kalacağız. Bende araba var. Renault 19. Tek farı yanmıyor ve arabanın muayenesi yok. Neyse çıkıyoruz Taksim’den yola. Ev Yenilevent’te. Ben araba kullanıyorum, onlar geyik yapıyor. Beşiktaş’tan gidiyorum. Barbaros’a sapıyorum. Levent’te doğru çıkmaya başlıyorum. Birinci köprü [ Devamını oku ]
Yıl 1999. Henüz 18 yaşında yağız bir delikanlıyım. Bilgi Üniversitesi’nde hazırlık okuyorum. İnternete haşır neşirim. O zaman hâlâ ayakta olan IRC chat odalarına takılıyorum canım sıkıldığında. Yine öyle bir gün. Evdeyim, canım sıkkın. Saat geç oluyor. Nete giriyorum. ICQ’da beni tatmin etmiyor. IRC’ye dalıyorum. Undernet’e giriyorum. Istanbul kanalı boş. Kime selam verdiysem fos çıkıyor. Ben de hiç girmediğim Ankara kanalına giriyorum. Şu an hatırlayamadığım bir nickte biri var. Ona tıklıyorum. “Merhaba” diyorum. Cevap geliyor. O zaman tabi dijital kamera, webcam gibi nesneler henüz icat edilmemiş. Cep telefonları da fotoğraf çekmiyor. Yani fotoğrafı olan kız lüks. O sepeple, karşındakinin kız mı [ Devamını oku ]
